Amsterdam’da ikinci güne yağmurlu bir havada başlamış olmamıza rağmen hava bizi çok üzmüyor ve bulutlar kendilerini güneşli bir havaya bırakıyor. Amsterdam’ın iklim yönünden kısa sürelerde çok değişken olduğunu görebiliyoruz. Bu nedenle yanınızda mutlaka uzun kollu bir şeyler olsun.

Amsterdam’da ikinci gün, birinci güne göre daha yoğun geçecek. Gezip görülecek çok yeri olması, iyi korunmuş tarihi yapıların fazlalığı bol yürümeli bir gün olacağını önceden haber veriyor. Programımız bir miktar sıkışık ve yapacaklarımızı düne göre daha hızlı yapmamız gerekiyor. Ama bu, özgürlükler şehri Amsterdam’ın keyfini çıkarmayacağımız anlamına gelmiyor. Turizmin öncülerinden olan ve liberalizmin başkenti olarak bilinen bu güzel şehri en iyi şekilde gezmeye hazırlanın.

Şehir dümdüz bir bölgede yer alıyor, dolayısıyla herkes kolaylıkla bisiklet kullanabiliyor. Özellikle yerli halkın bisiklet kullanması, araba kullanmasından daha kolay. CEO’lar, bakanlar, müdürler, işçiler, memurlar, herkes işe bisikletle gidiyor. Anne ve babanın, üç çocuğu ile birlikte bisikletle seyahat ettiğini bile görüyoruz. 3 katlı bisiklet park alanlarını da görünce, şehrin bisiklet kültürünü ne kadar benimsediğini daha rahat anlıyoruz. Her yerde bisikletleri bağlamak için alanlar yer alıyor. Biz 2 gün ayırdığımız Amsterdam seyahatinde, bize yük olmaması için bisiklet kiralamadık. Şehri yaya olarak geziyorsanız, bisikletlilere dikkatli olmalı, bisiklet yollarından yürümemelisiniz.

Amsterdam geziniz boyunca göreceğiniz XXX harfleri, Amsterdam’ın simgesi haline gelmiş ve herbirini bir anlamı var. X şeklinde gerilerek öldürülen bir denizciden doğan harflerin şehri temsilen koruduğuna inanılıyor. Amsterdam, tarihi boyunca yangınlara, sellere ve vebaya karşı mücadele etmiştir. Her harf bu olumsuzlukları temsil ediyor.

De Gooyer Windmill

İkinci günde ilk durağımız bir yel değirmeni olacak. De Gooyer, Amsterdam sınırları içinde yer alan 6 yel değirmeninden biri ve merkeze en yakın olanı. Amsterdam’daki en uzun ahşap yel değirmeni olan, Funenmolen olarak da bilinen De Gooyer, 1725 yılında ilk olarak başka bir noktaya inşa edilmiş, ancak 1814 yılında parça parça günümüzdeki yerine, başka bir yel değirmeninin temelleri üzerine taşınmış. 1925 yılından beri bir ev olarak kullanılıyor. Yel değirmenlerinin içinde yaşama fikri tuhaf gelse de, Amsterdam’daki birçok yel değirmeni, içinde yıllardır yaşam olan ev olarak kullanılıyor.

Amsterdam Card’ımıza ücretsiz olduğu için tercih ettiğimiz, ancak girince çok memnun kaldığımız Tropenmuseum var sırada. Müze, Avrupa’nın en önemli etnografya müzeleri arasında. Yel değirmeninden 700 metre mesafede, kanalı takip ederek ulaşabileceğiniz müzeye kendinizi kaptırıp çok zaman harcamayın.

Tropenmuseum’dan sonra kuzeyinde yer alan Artis Hayvanat Bahçesi ve Micropia’nın bulunduğu alana gideceğiz. İkisi de yanyana, ancak 1,5 km’nin üzerinde yürüme mesafesi olduğundan otobüs kullanacağız. Nehri geçtikten sonraki Alexanderplein otobüs durağından biniyor ve Artis otobüs durağında iniyoruz. Bu bize çok zaman kazandırıyor.

Henüz kahvaltı yapmadığımız için duraktan indiğimiz yerde, Cafe Koosje adında sevimli bir kafe buluyor, kahve ve kruvasan ile karnımızı doyuruyoruz. Sonrasında Micropia Müzesi‘ne giriyoruz. Micropia, bize hayatımız boyunca eşlik eden tüm bakterileri görme şansı veriyor. Micropia Müzesi mutlaka gezilmeli, çünkü çok farklı bir deneyim. Günlük hayatımızda kullandığımız her şeyin içinde çıplak gözle görülemeyen birçok bakteri bulunuyor. Bu mikroorganizmaları yakından görebiliyor, hareketlerine şahit olabiliyor ve hayatımızdaki konumunu daha net anlayabiliyoruz.

Micropia’yı gezdikten sonra sıra hayvanat bahçesine geliyor. Amsterdam’ın bu sıkışık programına hayvanat bahçesini sığdırmaya çalışmak pek akıl kârı görünmese de, buraya kadar gelmişken gezmek de istiyoruz derken kendimizi bilet için kuyrukta buluyoruz. Sıra bize geliyor, biletimizi alıyor ve görevli arkadaşları da geçerek Artis Hayvanat Bahçesi‘ne giriş yapıyoruz. Amsterdam Hayvanat Bahçesi, Amsterdam’a yakışır şekilde çeşitliliğe sahip hayvanlarla dolu. Filler, geyikler, develer, fok balıkları, deniz ürünleri, maymun ve goril gibi birçok hayvanı görmek mümkün. Hayvanları izleyip buradan ayrılıyoruz.

Şimdi, hızlı bir şekilde Müzeler Bölgesi olan Museumplein‘e doğru yol alıyoruz. İndiğimiz Artis durağının karşısındaki duraktan tram 9 veya 14’e binip, Spui (Rokin) durağında inin. Biraz yürüdükten sonra Spui (Nieuwezijds Voorburgwal) durağından da 5 numaralı trama binin. Ardından Rijksmuseum durağında inerek Museumplein’e varmış oluyorsunuz.

Heineken Experience

Heineken Experience adındaki etkinlik ise bira severlere iyi bir bira deneyimi yaşatıyor. Biz, bira sevmediğimiz için Heineken Bira Fabrikası Turu‘na katılmadık, giriş 18€. Girince 2 bira içme hakkınız bulunuyor. Müzede ya da fabrikada Heineken biranın kuruluşu ve günümüze nasıl geldiği, hangi araçların kullanıldığını öğrenebilirsiniz. Rijkmuseum’a 500 metre mesafede olan Heineken Experience‘in önündeki Stadhouderskade durağından 754 numaralı otobüs geçiyor.

Müzeler Bölgesi’nde Stedelijk Müzesi tarafından yola çıkıp sağa doğru dönüyor ve yaklaşık 500 metre yüzüyoruz. Sol tarafta huzur dolu Vondelpark‘ın kapısını görüyoruz. 1,500 metre uznnluğundaki park, 47 hektarlık bir alanda yer alıyor. Yerli ve yabancı birçok insan buraya dinlenmeye, huzur bulmaya, zamanı dondurmaya geliyor. Göle ve yemyeşil alanlara karşı uzanıp bulutları izlemek bir hayli keyifli.

Amsterdam’ın simge isimlerinden olan Anne Frank’in Evi‘ni ziyaret etmekte sıra. Niza Almanyası’ndan 2 yıl boyunca saklanmayı başarak ve günlük tutarak, yaşadıklarını ifade eden genç yazarın trajik hikayesinin geçtiği yerdir Anne Frank Müzesi. 2 yıl saklandıktan sonra bir istihbarat sonucu saklandıkları yerden ölüme götürülen iki ailenin dramını bu müzede yaşayabilirsiniz.

Anne Frank Müzesi’nin önünde çok uzun kuyruklar olabiliyor, ancak akşam vaktine bırakıyoruz ki yetişmemiz gereken bir yer olmasın. Sıraya girebilirseniz müzeye mutlaka giriş yaparsınız, sıraya giriş kapanmadan sırada bulunmanız gerekir. Anne Frank Evi’nin yanında Westerkerk adında büyük bir kilise yer alıyor. Amsterdam’da çıkılabilen birkaç kuleden birine sahip. Ücreti ise 7€. ‘Bu kilisenin diğer yanındaki Anne Frank heykelini görmeden oradan ayrılmayın.

Eşcinsel Anıtı

Homomonument

Westermarkt kilisesinin doğusundaki nehrin yanında bir anıt yer alıyor. Eşcinsel evliliğin yasal hale getirildiği Hollanda’da gey ve lezbiyenlere destek vermek amacıyla 1987 yılında kurulmuş. Nehir kenarına inen bir üçgen olduğu gibi yine aynı noktalarda başka iki üçgen daha yer alır ve yukarıdan bakıldığında tek bir üçgeni andırır. Oraya kadar gitmişken anıtı da mutlaka görün.

Anne Frank Müzesi, Amsterdam gezimizdeki son nokta olarak kayıtlara geçiyor. 2 günlük Amsterdam gezimizde yaptığımız harcamaları sıralamaya geldi sıra. Schipol Havalimanı’ndan Amsterdam şehir merkezine gelmek için 10,90€, şehir merkezinden konaklayacağımız Zeeburg Kamp Alanı‘na ulaşmak için de 5,80€ ödedik. Zeeburg Camping’de 3 ay öncesinden ödemesini yaptığımız iki kişilik eco-cabin rezervasyonun fiyatı da 177€. Kamp alanından aldığımız 2 günlük I Amsterdam City Card ise 65€. Buraya kadar toplam 263,7€ etti.

2 gün boyunca girdiğimiz müzeler arasında Amsterdam Card geçmeyenlere verdiğimiz ücretlere de bir bakalım. Madame Tussauds Müzesi 23,50€, Damrak Caddesi üzerindeki Amsterdam Seks Müzesi 4€, Amsterdam Body Worlds 20€, Anne Frank Müzesi ise 9€. Bu verilere bakarak da müzelere harcadığımız iki kişilik toplam fiyat 113€.

Bu makaleyi beğendiniz mi?

Sorularınız varsa aşağıdaki yorum bölümüne sorabilirsiniz. Bu tip gezilerimizi anlık takip etmek için bizi @rotasenin Instagram hesabından takip edin. Beğendiyseniz aşağıdaki sosyal mecralara tıklayın ve arkadaşlarınızı da bu makaleden haberdar edin.